Dilin Susması, Hâlin Konuşması!

İslâm’da esas olan ameldir, davranıştır. İnsanlara tesir eden husus da hâl ve tavırlardır. Esasında başkalarına hak ve hakikatleri ulaştırmada kullanılması gereken dil de kâlden ziyade Müslümanın hâl dili olmalıdır. Hidayete eren kimselerin, İslâm’a koşmalarının arkasında sözden daha güçlü bir lisan vardır ki, o da İslâm’ın, temsil yoluyla seslendirilen ruhî hayatıdır. Hz. İsa’nın havarileri de Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz de değişik milletlerle temasa geçtikleri ve onlara hak ve hakikati anlattıkları dönemlerde o milletlerin dillerini bilmiyorlardı, onların kültürlerine de yabancıydılar. Fakat hâl, tavır ve davranışlarıyla o insanların sinelerinde yer etmeyi başardılar. Öyleyse, bir müminin hâli, daima dilinin önünde olmalı, tavır ve davranışlar sözlere yön vermelidir ki hem Allah nezninde yalancı olmasın hem de insanlar nazarında

kendi itibarına dokundurmasın. Dinimizde önemli olan doğru görünmek değil, doğru olmaktır. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de “Öyleyse ey Resûlüm, sen beraberinde olup tövbe edenlerle birlikte, sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et, istikamet üzere ol.” (Hud, 11/112) buyuruyor. Dikkat edilirse âyet-i kerimede, “Sadece sözlerinizde doğru olun, başkalarını ikna edecek şekilde söz düzgünlüğüne

bakın.” denmiyor. “Nasıl emrolundunsa tavır ve davranışlarınla öyle dosdoğru ol” buyruluyor. Evet, dinimizde görünme değil “olma”, söyleme ve telkin etme değil, “yaşama ve tatbik etme” önemlidir.

Dolayısıyla, tesirli olma anlatılanları yaşamaya bağlıdır. Tesir sözlerde değil, o sözlerin hâle tercüman olmasında ve Allah rızası gözetilerek söylenmesindedir. Muhataplar “Yalan Yok Çehresinde” Demeli

Günümüzde dinimize aç insanlar, zaman zaman Müslümanların İslâma uymayan hâllerine takılıp İslâm halkası içine girmekten uzak durabiliyorlar. Bunun pek çok örneği vardır. İşte size bir misal:

Ramazan-ı Şerif’te vaaz u nasihat için Erzurum’un bir köyüne davet edilen İbrahim Hakkı Hazretleri’ni alıp köye getirmek üzere, ücret karşılığında bu işleri yapan gayr-ı müslim bir hizmetçi ile bir at gönderilir. Yola çıkılır. Fakat binek bir tane olduğundan İbrahim Hakkı Hazretleri, Hazret-i Ömer’ın (radıyallâhu anh) Kudüs’e giderken kölesiyle beraber nöbetleşe deveye binmesi hususundaki örnek ahlâkını uygular.

Gayr-ı müslim hizmetçi buna her ne kadar: “Köylüler bu durumu işitirlerse, beni azarlarlar; ücretimi

de vermezler!” diye itiraz etse de Hazret: “Evlâdım, son nefeste hâlimizin ne olacağı meçhul!

Sen köylülerin seni azarlamasından endişe ediyorsun, ben ise Allah huzurunda verilecek olan büyük hesaptan korkuyorum!.. ” buyurup ata binme işini sıraya koyar. Hikmet-i ilâhî tam köye girecekleri esnâda, aynen Hazret-i Ömer’ın (radıyallâhu anh) misâlinde olduğu gibi sıra

hizmetçiye gelir. Köylülerden korkan adamcağız, hakkından ferâgat ettiğini belirterek, ata Hazret’in binmesini ısrarla istediyse de İbrahim Hakkı Hazretleri: “Sıra senindir!” der ve atın önünde yürüyerek köye girer. Halk bu hâli görünce, hemen hizmetçinin etrafını sarar ve: “Vay densiz! Gençliğine bakmadan ata kurulmuş, şu ak sakallı ihtiyar üstadı yürütmektesin ha! Bu mu senin sadâkatin! Biz böyle mi tenbih ettik sana!..” şeklinde muhtelif ifâdelerle azarlamaya başlar. Durum böyleyken, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin meseleyi îzah etmesi üzerine azardan vazgeçerler. Bu esnâda köylülerden biri, müslüman

olmayan hizmetçiye seslenir: “Be adam! Bu kadar fazileti gördün ve yaşadın! Bâri müslüman ol!” Hizmetçi, birkaç dakikalık sükûttan sonra oradakilere şu ibretli cümleyi söyler: “Eğer sizin dininize davet ediyorsanız, aslâ! Ama şu mübârek zâtın dinine dâvet ediyorsanız, o dine daha yoldayken iman ettim bile!..” Evet, bir tebliğ insanı, başta Allah olmak üzere, Efendimiz, din ve millet hatırına kendisine bakanlara, “Yalan yok çehresinde!” dedirtmeli ve muhataplarını, “Eğer bu insanları böyle yüksek bir karakter ve ahlâka ulaştıran şey dinleri ise onların dini de yalan olamaz.” hakikatine ulaştırmalıdır.

O K U M A PA R Ç A S I

Madem Dininiz Bu Kadar Güzel, O Halde Ben de Müslüman Oluyorum!

Ebû Hanife’yi kaç gündür göremeyen komşusu meraklanmıştı. Kendisi Müslüman değildi ama bu âlim insandan razıydı ve onu seviyordu. Ondan hiçbir kötülük gördüğünü hatırlamıyordu. Üstelik ne vakit işi düşse hemen yardımcı olurdu kendisine. Hastalandığını öğrendiğinde vakit geçirmeden ziyaretine gitti. Selam vererek içeriye girdi. Kapıdan girer girmez burnuna çok kötü bir koku geldi. Kokuyu duymamış gibi yaparak şöyle dedi: “Komşum geçmiş olsun. Allah şifa versin.” “Sağolun kardeşim. Allah razı olsun.” İçerdeki koku geçmemişti. Merakını yenemedi. Bu kokunun nereden geldiği kafasına takıldı. Müslümanların temizliğe çok önem verdiğini iyi biliyordu. O halde bu kötü kokunun başka bir sebebi olmalıydı. Sormadan önce odanın bir duvarının da bezle örtülü olduğunu gördü. “Bu kokuyu sen de duyuyor musun?” İmam cevap vermek istemedi. Ama komşusu yüzüne bakmaya devam ettiği için isteksiz olarak başını salladı. Bu evet demekti. Kokunun sebebini öğrenmek isteyen komşusu duvarın kenarındaki bezi kaldırınca her şey ortaya çıktı. “Komşum. Sizin evin kirli suları duvarın arkasından geçiyor. Bu arada sızıntı yaparak içeriye girmiş. Koku oradan geliyor.” Adam şaşırıp kalmıştı. “Ama neden bana söylemedin?” dedi. “Sana söylemek mi? Olur mu hiç dedi biraz doğrularak. Hemen size şikâyet edersem komşuluk hakkı nerede kalacak Allah aşkına.” Müslümanların insana ne kadar değer verdiğini bu olayla daha iyi anladı Müslüman olmayan adam. Bir miktar sessizce düşüncelere daldı. Sonra şöyle dedi: “Sizi böyle güzelleştiren şey dininiz İslâm’dır.” “Evet, güzellik İslâm’ındır.” “Madem dininiz bu kadar güzel bir din, o halde ben de sizin gibi Müslüman oluyorum.” Adam bu olay karşısında şehadet getirerek Müslüman oldu. Ebû Hanife Hazretleri’nin dinini güzel yaşaması bir insanın daha Müslüman olmasına vesile olmuştu.

image_pdfimage_print

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir