Müslüman Elbette Allah’ın Dediğine İnanacaktır

Kaderin varlığının ispatı (delili) öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’deki âyet-i kerimelerdir: “Muhakkak ki biz her şeyi bir kaderle, bir ölçü ile yarattık.” (Kamer sûresi, 49. âyet) Allah Teâlâ, kâinatı ve içindeki varlıkları yaratmasıyla ilgili olarak bize böyle söylemektedir. Mümin elbette Allah’ın dediğine inanacaktır.

Her İş Küçük de Olsa Plânlanarak Yapılır

Her insan, yapmak istediği en küçük bir iş için bile önce aklında, hayalinde düşünerek bir plân yapar. Önceden düşünülüp bir plân yapılmadan körü körüne başlanan işin başarısızlıkla sonuçlanacağı gün gibi ortadadır.

İşte kader de, Allah’ın yarattığı bu kâinat sarayının (evrenin) içindeki canlı ve cansız varlıkların hayat hikâyelerinin plânı ve programıdır.

“Her şeyin hazineleri (asıl kaynağı) bizim katımızdadır ve biz onu belli bir plâna (ölçüye) göre indiririz.” (Hicr sûresi, 21. âyet)

Rüyaların bir bölümü olan sadık rüyalar; yani sonradan, görüldüğü şekilde gerçekleşen rüyalar da kaderin ispatı için çok önemli bir delildir.

Öyle ki bir sene, iki sene, on sene sonra meydana gelecek olaylar önceden rüyada görülebilmektedir. Bu da her şeyin önceden plânlanıp yazıldığını gösteren bir delildir.

Bizim veya başkalarının da görmüş olduğu rüyaların aynıyla veya gerçeğe yakın şekilde gerçekleştiği olur. Hazreti Yusuf Aleyhisselâm daha küçücük bir çocukken rüyasında Ay’ın, Güneş’in, on bir tane yıldızın kendisine secde ettiğini görmüş ve bu rüyayı babası Yakup Peygambere anlatmıştır.

Babası, Hazreti Yusuf’a peygamber olacağını, Güneş ve Ay’ın, anne ve babasını; on bir yıldızın ise kardeşlerini temsil ettiğini söylemiştir.

Ayrıca, başından bazı kötü olaylar geçeceğini söylemiş ve “Rüyanı kardeş-

lerine anlatma!” diyerek oğlunu uyarmıştır. Yakup Peygamberin rüya ile ilgili yorumu, yıllar sonra aynıyla gerçekleşmiş, Hazreti Yusuf, Cenâb-ı Allah tarafından peygamber olarak görevlendirilmiştir. (Bu konuda daha geniş bilgi edinmek için Kur’ân-ı Kerîm’de’ki Yusuf sûresine bakınız.)

Peygamber Efendimizin ve bazı velilerin gelecekten verdiği haberler “kader” in varlığını gösterir.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) İstanbul’un fethedileceğini bir hadisleriyle haber verdiğini herkes bilir. Hadis kitaplarında Peygamber Efendimizin daha birçok önemli olayı asırlar öncesinden haber vermiş olduğu görülmektedir.

Bazı Allah dostları da Allah’ın müsaade ettiği kadar, insanlara bazı olayları önceden haber vermişlerdir.

“Muhyiddin İbni Arabî, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan bir asır önce yaşamış olmasına rağmen “Şeceretünnumaniyye” isimli, kitabında,Osmanlı Devleti’nin şeklinden ve kuruluş tarihinden, Şam ve Mısır’ın fethedileceğinden söz etmiştir. Hatta kabrinin, Yavuz Sultan Selim’in Şam’a girmesinden sonra bulunup ortaya çıkarılacağını haber vermiştir.

Demek ki, Cenâb-ı Hak, her şeyi önceden belli bir plâna (kadere) göre belirleyip yazmış. Onlardan bir kısmını peygamberlerine ve bazı velî insanlara bildiriyor onlar da bizlere haber veriyorlar.

Eğer önceden kesin bir şekilde her şeyin kaderi belirlenmemiş olsaydı, bu haberler doğru çıkmazdı.

İnsanın iradesiyle insanın kaderinin ilgisi hangi düzeydedir?

Başımıza gelen her olayın mutlaka bir sebebi vardır. Hiçbir olay sebepsiz olarak gerçekleşmez. Cenâb-ı Hak, kaderimizi yazarken insanın oluşturduğu sebeplerin sonucu neyi gerektiriyorsa onu yazar ve ondan insanı sorumlu tutar.

Allah, insanları cüz’i iradeleriyle imtihan ettiği için daima insanların hazırladıkları ortamın sonucunu yaratır. İnsan; iyilik ortamı hazırlarsa, Allah iyi sonuçlar yaratır, kötülük ortamı hazırlarsa kötü sonuçlar yaratır. Tarlasından iyi mahsul almak isteyen çiftçinin; tarlasını sürmesi, sürdükten sonra en uygun tohumu ve gübreyi atması, ihtiyaç olduğu zaman da sulaması lâzımdır.

Yüce yaratıcı, kaderimize yazdığı her iyilik ve kötülükte bizim tercihlerimizi esas alır. Sorumlu tutulmamız, tercih hakkımızın olmasını gerektirmektedir.

Hayvanların ve cansız maddelerin, bizim bildiğimiz anlamda akıl ve iradeleri olmadığı için hiçbir sorumlulukları da yoktur. Yani cezalandırılmaları söz konusu değildir.

Yaptıklarımızın Sorumlusu Biziz

Allah, insanlara: “Evlenirken düşün taşın, karar ver, sonucuna katlan!” diyor. Yani insan, seçip karar vermeden, kiminle evleneceğini kader belirlemiyor. Allah, o kişinin ne yapacağını sonsuz ilmi ile bildiği için kaderine yazıyor.

Demek, insanların başına gelen iyi ve kötü her olayın iki yönü vardır: Birincisi sebeplerinin ve ortamının hazırlanması.

İkincisi, sebeplerin ve ortamın gerektirdiği sonuçların Allah tarafından yaratılması. İyi sonucu da kötü sonucu da Allah yaratır. Fakat sebeplerini ve ortamını insan kendi iradesiyle hazırladığı için yaptığı işten sorumlu olur. İnsan, kötülüklerinin cezasını görür, iyiliklerinin mükâfatını alır.

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (Zilzal sûresi, 7-8. âyetler)

Meselâ, insan: “Benim kaderimi niçin namaz kılmayan bir insan olarak yazdın ve buna karşılık beni cezalandırıyorsun? Hâlbuki bu benim   kaderimmiş.”   dese,  “Namaz   kılmamayı   sen   tercih

ettin!” der. “Niçin alkol kullandığımı yazdın ve bunun için beni neden cezalandırıyorsun?” dese, “Alkolü sen tercih ettin, isteyerek içtin.” der. Bu örneklerden, bizi kaderin değil, irademizin bağlayıp yönlendirmiş olduğunu kolayca anlayabiliriz.

Kur’ân-ı Kerîm, bu genel kurala dikkat çekiyor: “Sana gelen her kötülük nefsindendir. Sana gelen her iyilik Allah’tandır.” (Nisa sûresi, 79. âyet)

Bir başka âyet-i kerimede şöyle buyruluyor: “Başınıza gelen her belâ, her musibet kendi elinizin yaptıkları sebebiyle gelir. (Allah) bir çoğunu da affediyor (sizi cezalandırmıyor.)” (Şûra sûresi, 30. âyet)

Hayvanların İradesi ve Sorumluluğu Yoktur

Allah Teâlâ, insanların ve cinlerin dışındaki varlıklara; bitkilere, hayvanlara, canlı  ve cansız diğer bütün varlıklara cüz’î irade, yani seçme hakkı vermemiştir.

Buna karşılık da onları yaptıklarından dolayı sormlu tutmamıştır. Onlar, Allah’ın kendileri için hazırlayıp sunduğu programa göre hareket eder, bu programa harfiyyen uyarlar. Âdeta rüzgârın önünde hiç direnemeden savrulup duran yapraklar gibi kaderin çizdiği doğrultuda hareket ederler. Kendileri için belirlenen yoldan, hayat tarzlarından en ufak bir sapma göstermezler. Bu sebeple onlara hiçbir sorumluluk yüklenmemiştir. Günah kazanmaları, ahirette ceza görmeleri söz konusu değildir.

Kaderle İlgili Dikkat Edilmesi Gereken Bazı Hususlar

Görünüşte insan iradesi ile alâkası yok gibi görünen bazı kötü olayların ve belâların, çok dikkatli olarak değerlendirildiğinde insan iradesiyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Onun için yüzeysel bir değerlendirmeyle niçin bu başıma geldi, diyerek acele ile kadere gücenmemek gerekir.

“Herkes, benim kadar dindar ve dürüst olsa ne var…” demek yerine, gerçekten hangi hareket ve sözlerimizle bu olayın yaratılmasına sebep olduğumuzu tekrar tekrar gözden geçirerek hatalarımızı belirlemeye çalışmalıyız. “Ya Rabbî, bunu bir şekilde biz hak etmişizdir ama çok zayıfız, âciziz, imanımızı koru! Sen büyüksün, bizi bağışla, cezamız bu kadarla kalsın!” diye dua edip yalvarmak en akıllıca yoldur. Rabbimiz de bizlere engin rahmetiyle muamele edecektir.

“Başınıza gelen her musibet, kendi yaptıklarınız sebebiyle (gerçekten hak etmenizden dolayı) gelir. Allah, hak ettiğinizin çoğunu da affediyor, başınızdan def ediyor. Siz, kaçmakla Allah’ın cezasından kendinizi kurtaramazsınız. Sizin Allah’tan başka ne haminiz, ne de yardımcınız vardır.” (Şûra sûresi, 31. âyet)

“Eğer Allah, insanları işledikleri günahlar yüzünden cezalandıracak olsaydı, dünyada tek bir insan bile bırakmazdı. Fakat Allah onların cezasını belirlenmiş bir vâdeye kadar erteler. O vâdeleri geldiği zaman hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir.” (Fâtır sûresi, 45. âyet)

Demek Cenâb-ı Hak, kötülüğümüzün cezasını hemen vermiyor. Tevbe ile veya gerektiği şekilde yanlışımızı düzeltmemizi istiyor; bunu da hakkıyla yerine getiremezsek, cezamızın çoğunu affederek bizlere ihsanda bulunmuş oluyor.

Başımıza gelen belâlar, ilk bakışta irademizle ilgili değilmiş gibi görünüyorsa da gerçekte bu belâların ortaya çıkmasına biz sebep oluyoruz.

Bazen  insan,  belânın  geldiği  ana  bakarak  bunu  anlayamayabilir. Belâlar, insanın birikmiş günahlarının gecikmiş, ertelenmiş cezalarıdır. Bu sebeple insanın, başına gelenlerin daha önce iradesiyle, kendi isteğiyle işlediği günahlarının cezası olduğunu düşünmesi gerekir.

Allah, 30-40 sene namaz kılmayan bir kulunu, bu süre içinde müezzine, yaklaşık on bin kere ezan okutarak namaza davet ediyor. O kul ise namaza gitmeyerek: “Boşuna çağırma, gelmem!” demiş oluyor. Oysa söz konusu kişi, çalışmış olduğu işyeri sahibinin veya patronunun çağrısını kaç kere reddedebilir? Böyle bir daveti reddettiğinde de büyük bir ihtimalle ya cezaalır veya işinden olur. 

Allah, kulunun cezasını âcizliğinden değil, merhametinden erteliyor. Ona gelecek belâdan eşinin, çocuğunun, uzak-yakın akrabalarının da büyük zarar göreceğini biliyor.

“Hoşunuza gitmeyen bir şey, gerçekte sizin için hayırlı olabilir. (Aynı şekilde) Hoşunuza giden bir şey de gerçekte sizin için kötü olabilir. Her şeyin iç yüzünü Allah bilir. Siz bilemezsiniz.” (Bakara sûresi, 216. âyet)

Hepimizin; önce üzülüp daha sonra “İyi ki öyle olmuş!” dediğimiz durumlar olduğu gibi, önce sevinip da sonra da “Keşke böyle olmasaydı!” dediğimiz olaylar ve kazalar da çok olmuştur.

Adaletsizlik, haksızlık ve zulüm yapanlar insanların bedduasını alır. Özellikle zayıf, aciz insanların; yetimlerin, yaşlıların kimsesizlerin hakkını yemek, onlara zulmetmek çok ağır bir vebaldir. Yine savunmasız olan hayvanlara eziyet etmek, onları haksız yere öldürmek de zulümdür. Mazlumun bedduası, masum hayvanlara yapılan haksızlık karşılıksız kalmaz. Bu beddualar sebebiyle başımıza bazı belâlar gelebilir.

Sürekli tevbe – istiğfar ederek, sadaka vererek, hayır işleyerek belâ ve musibetlerden  korunmaya  çalışmalıyız.  Peygamberimiz : “Bildiğim, bilmediğim hatalarımı affet.” diye dua edermiş. (Buhârî ve Müslim)

İnsan unutsa bile Cenâb-ı Hak unutmaz. Sonunda ilâhî adalet mutlaka yerini bulur.

Beddua Etmekten Kaçınmalıyız

Bedduanın kime, nerede, nasıl yapılacağına doğru şekilde karar verebilmek neredeyse imkânsızdır. Başkalarına yaptığımız beddualar, haklı bile olsak, bazen geri dönüp kendimizi vurabilir. Onun için yerli yersiz, ona buna beddua etmek, Allah’ın hoşuna gitmez. Hele ölçüsü ayarlanamayıp aşırı gidilirse beddua, insanın kendi silâhıyla kendisini vurması gibi olabilir.

Allah Kullarına Asla Zulmetmez

Kur’ân-ı Kerîm’de: bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Allah insanlara asla zulmetmez. Lâkin insanlar kendi kendilerine zulmederler.”(Yûnus sûresi, 44. âyet)

“Kim makbul güzel işler yaparsa kendi lehine, kim kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına asla zulmetmez.” (Fussilet sûresi, 46. âyet)

Eğer gayp perdesi açılsaydı, Allah’ın zulüm ve haksızlık yapması şöyle dursun, adaletini tecelli ettirirken bile ne kadar merhametli olduğunu görecektik.

Her Şeyi Aklımızla Anlayamayız

Her şeyi aklımla anlamalıyım, sonra iman etmeliyim, diyen insan dinden hiçbir şey anlamadan geri döner.

Her olayın bir görünen yüzü, bir de görünmeyen gerçek yüzü vardır. Kader ikisine birden bakar. İkisini birden içine alır. Yani olayların bir görünen, bilinen sebepleri vardır, bir de gizli kalan gerçek sebepleri vardır. Olayların perde arkası dediğimiz bu gizli ve gerçek sebepleri anlayamadığımız için olayın yalnızca görünen kısmına bakarak konuyu ya hiç anlayamıyoruz veya eksik anlıyoruz. Dolayısıyla Allah’ın adaletini, merhametini kavramakta zorlanıyoruz. Kul olarak bize düşen, Allah’ın iradesine, yaptıklarına (tasarrufuna) razı olmaktır.

Bu olaydan kader konusuyla ilgili olarak çıkarmamız gereken sonuç şudur: Allah’ın yaptığı her şeyin bir hikmeti vardır. Bizler, bazı olayları aklımızla kavrayamayabiliriz. Allah, her şeyin en doğrusunu bilir ve yapar.

Allah’a Tevekkül Ediyorum

Tevekkül; kısaca kulun Allah’a güvenmesi, dayanması demektir. Fakat tevekkülün bazı kuralları vardır. Kuralsız namaz, namaz sayılamayacağı gibi kuralına uyulmadan yapılan tevekkül de dinin istediği tevekkül

olmaz.                                                                                                                         59

Dinimize göre tevekkül, başarmak istediğimiz işle ilgili olarak üzerimize düşen maddî ve manevî her şeyi yaptıktan sonra Allah’tan yardım isteyerek O’na dayanmak demektir.

Başarılı olmak istediğimiz bir işte, üzerimize düşen görevleri eksiksiz olarak yapsak bile Cenâb-ı Hakk’ın onayı olmadan başarılı olmamız mümkün değildir.

Âşık Veysel’in dediği gibi: “Bağır, çağır, emir onun, söz O’nun. ” dur. Bu se-

beple Allah Teâlâ’nın iradesinin, bizim istediğimizi onaylaması ve bize yardım etmesi için dua etmeliyiz.

İbadetlerimize, ahlâkımıza, haram ve helâl konusuna özen göstermeliyiz. Sadece maddî şartları yerine getirmemiz çoğu zaman yeterli olmaz.

Yani: “Deveyi bağladım. Her şey bitti. Onu dönünce yerinde bulurum…” anlayışı tam ve doğru bir anlayış değildir. Tevekkülü de başka konuları da dinin bir cümlesine göre değil de dinin o konuyla ilgili genel yaklaşımına göre değerlendirip anlamamız gerekir. Yani dinin emirlerine bir bütün olarak bakmak gerekir.

Dinimiz: “Namaz kıl!” diyor. Konuyu sadece bu cümleye göre anlayıp uygularsak namazımız olmaz. Oysa “Namaz kıl!” diyen dinimiz: “Abdest al, temiz ol, Kur’ân oku, kıbleye dön…” gibi namazla ilgili yapmamız gerekenleri de sıralıyor. İşte tevekkülü de böyle kapsamlı düşünmeliyiz.

Peygamber Efendimizin öğrettiği tevekkülü şu olay çok güzel anlatmaktadır:

Bir sahabe, devesini bağlamadan Peygamberimizin yanına girer. Peygamberimiz ona:

“Deveni ne yaptın?” diye sorar. Sahabe: “Allah’a tevekkül ettim.” der.

Peygamberimiz o sahabeye: “Deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et!” der.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: